İnanç
Alevilik ve Bektaşilik
Ortak zemin
Azar’a göre iki topluluk da Hacı Bektaş Veli’yi pir olarak görür. İkisi de on iki imamı tanır, Allah, Muhammed ve Ali üçlüsünü merkeze alır, Muharrem matemini tutar ve tevellâ ile teberrâ anlayışını paylaşır; mürşit gözetiminde yapılan cem, on iki hizmet, nefes ve lokma her ikisinde bulunur. Üzüm de iki yapının inanç ve ritüel bakımından benzediğini yazar. Azar, iki terimin sık sık birbirinin yerine kullanılmasını bu alandaki en önemli sorunlardan biri sayar.
Tarihsel ilişki üzerine yorumlar
Üzüm’e göre Bektaşilik ve Kızılbaşlık 13. yüzyıldaki Babaî hareketinden doğmuştur. Üzüm, Ocak’a dayanarak Bektaşiliğin tabanını Türkmen babaları, Kızılbaşlığın tabanını ise bu babaların hitap ettiği Türkmen zümreleri olarak tarif eder ve Köprülü, Eröz ve Mélikoff gibi araştırmacıların bu farktan hareketle Kızılbaşlığı “köy Bektaşiliği” diye yorumladığını aktarır. Yıldırım ise Köprülü’ye atfedilen “Aleviler kır Bektaşileridir” yaklaşımını yüzeysel bulur. Erdoğdu Başaran, Köprülü ve Mélikoff’tan beri yaygın olan ortak köken görüşünün yeterli kanıta dayanmadığını düşünür ve iki grubun ne zaman temas kurduğuna odaklanır: ona göre bağ 17. yüzyılda bireysel düzeyde başlamış, 18. yüzyılın sonlarından önce kurumsallaşmamıştır. Döğüş de Bektaşiliğin Kızılbaşlıktan çıkmadığını, zaman ve mekân bakımından farklı iki oluşumun sonradan kaynaştığını savunur.
Tarikat ve ocak
Üzüm, Bektaşiliğin bir tarikat olarak örgütlendiğini, Kızılbaşlığın ise kapalı bir toplumsal yapı içinde bir tür “kavmî mezhep” olarak geliştiğini belirtir. Azar’ın derlediği görüşlere göre Alevilikte soy belirleyicidir: talip, babasının bağlı olduğu ocağın talibi olur ve dedelik babadan oğula geçer (ocak sistemi). Bektaşilikte ise baba, yolun eğitimini almış kişiler arasından seçilir ve isteyen kişi bir tekkede ikrar vererek Bektaşi olabilir. Yıldırım da tarikat Bektaşiliğinde nasip almanın yettiğini, Alevilikte üyeliğin şartının topluluk içinde doğmak olduğunu yazar. Azar’a göre Bektaşiler yalnızca Hacı Bektaş Veli’yi pir tanırken Aleviler onun yanında başka pirleri de kabul eder. Azar ayrıca musahipliğin Bektaşilerde, Balım Sultan’la başlayan mücerretliğin (bekâr dervişlik) ise Alevilerde bulunmadığını aktarır.
Çelebi ve Babağan kolları
Ocak’a göre Balım Sultan döneminden sonra Bektaşilik, Hacı Bektaş’ın soyundan geldiklerini ileri süren çelebiler ile asıl Bektaşilerin kendileri olduğunu savunan babalar arasında ikiye ayrılmıştır. Yıldırım bugün “Bektaşi” adının en az üç grubu kapsadığını savunur: nasip alarak yola giren Babağan Bektaşileri, Çelebileri mürşit tanıyan Anadolu Kızılbaş/Alevi ocakları ile talipleri ve Balkanlardaki Alevi-Bektaşi sürekleri. Yıldırım’a göre 19. yüzyılın ikinci yarısındaki çekişmeyle Babağan kolu Çelebilerden kopmuş, Çelebiler de Kızılbaş tabanına yönelmiştir. Erdoğdu Başaran da Bektaşi kollarından yalnızca Çelebi kolunun Alevilerle bütünleştiğini, Babağan ve Nakşi Bektaşilerin kendilerini Alevilerle ilişkilendirmediğini yazar.
Kır, şehir ve adlandırma
Ocak, Bektaşiliğin yarı göçebe bir çevrede doğup zamanla kasaba ve şehirlere yayıldığını yazar. Yıldırım, Babağan Bektaşilerinin 19. yüzyıldan itibaren şehir hayatına daha çok girdiğini ve 1925’te tekkeler kapatılınca ayinlerini gizli mekânlarda sürdürdüğünü belirtir. Döğüş, Kızılbaşlığın Doğu Anadolu’daki göçebe Türkmen aşiretleri, Bektaşiliğin ise Batı Anadolu ve Trakya’daki Yörükler arasında yaygın olduğunu ileri sürer. Üzüm, Bektaşiliğin Osmanlı merkezî idaresiyle sorunsuz ilişkisini Kızılbaşlığın süregelen muhalefetiyle karşılaştırır. Azar’a göre “Alevi-Bektaşi” ifadesi özellikle 1826’dan sonra yaygınlaşmıştır.
Topluluk içinden görüşler
Sarıaslan Atli ve Sakarlı’nın Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adına yaptığı sözlü tarih görüşmesinde Erzincan’da yaşayan dede Ahmet Uğurlu, Bektaşiliği Aleviliğin bir kolu olarak tanımlamış ve kendini Alevi diye nitelemiştir. Bektaşi tarafında da yakınlığı vurgulayan sesler vardır. Çıplak ve Çevik’in aktardığına göre Babağan kolunun dedebabası Bedri Noyan, Alevi ile Bektaşi ayrımına karşı çıkmış, her Alevinin Bektaşi, her Bektaşinin de Alevi olduğunu, inancın özü aynı olduğu için farkların yalnızca uygulamada kaldığını savunmuştur. Noyan’ı “Dedebabamız” diye anan Savaşçı da iki yol arasında inanç, itikat ve ahlak bakımından fark görmez; ona göre farklar erkândadır ve “yol bir sürek bin bir” ilkesine uygundur. Azar ise bu çevrelerde söylenen “Her Alevi Bektaşi’dir, fakat her Bektaşi Alevi değildir” sözünü aktarır. Kavramın genel tanımı için Alevilik nedir maddesine bakılabilir.